Romanya gezimiz kaldırımlara karşı verilen bir mücadeleyle başladı. Bavul tekerleklerinin Kaloşvar’ın yamru yumru arnavut kaldırımlarına çarparak çıkardığı o takır tukur ses, şehirde bagajla ilerlemenin ciddi bir egzersiz olacağını daha ilk andan gösteriyordu. Buraya biraz ani bir kararla, bir eğitim okulunun daveti üzerine geldik ve daha önce hiç tanımadığımız bir kültürle bir hafta geçirdik. Geriye dönüp baktığımda o haftadan aklımda kalanlar müzeler ya da meydanlar değil, yolumuza beklenmedik anlarda çıkan insanlar oldu: bizi yolun ortasında otobüsüne alan bir şoför, bilet kesecek kimsenin olmadığı bir müzede bizi içeri buyur eden bir öğrenci, bir kadeh rakıyla kültürler arasında köprü kuran bir garson.

Eski Şehir’de, Unirii Meydanı’na yakın Modern Central’da konakladık. Olivo Coffee Culture’da ilk kahvemizi içerken sokakların yapısında garip bir şey fark ettim: dar Orta Çağ sokakları beklediğiniz yerlerde bile yollar iki şeridin rahatça sığacağı kadar geniş ve ferahtı. Bu durum şehre biraz yapay bir hava katıyordu; sanki geniş cadde düzeni, binaların tarihi dokusuyla tam uyuşmayan sonradan bir eklemeydi.

19 Nisan Pazar — Varış, Eski Şehir ve Salina Turda

Asıl macera Salina Turda gezimizle başladı. Cluj otobüs terminaline kadar uzun bir yürüyüş yaptık ve kendimizi küçük bir minibüste bulduk; 30 RON’luk biletin standart Fany ücretinin neredeyse iki katı olduğunu sonradan öğrendik. Turda’ya vardığımızda işler daha da zorlaştı. Civarda Bolt ya da Uber yoktu; saat 16:00’daki son girişe yetişebilmek için üç kilometrelik yolu yürümekten başka çaremiz kalmadı. Neyse ki imdadımıza 17 numaralı hattın şoförü yetişti: bizi yolun ortasında yürürken görüp hiçbir ücret almadan otobüse aldı. O olmasaydı tuz madeninin kapıları yüzümüze kapanacaktı; son giriş 16:00’da, maden ise 17:00’de tamamen kapanıyordu. Giriş 90 RON’du.

Tuz madeni devasa bir yer; insan orada ne kadar küçük olduğunu hissediyor. Tuzla kaplı dar tünellerden geçtikten sonra yol birden Rudolf ve Terezia madenlerinin o dev, bomboş odalarına açılıyor. Ahşap balkonlardan aşağıdaki ışıklandırılmış karanlığa baktığınızda başınız dönüyor ve kazıların ne kadar derine indiğini çok iyi anlıyorsunuz. Beni 40 metrelik bir boşluktan ayıran tek şeyin bir santim kalınlığındaki ahşap bir tahta olduğunu fark etmek, yükseklik korkum için ciddi bir sınav oldu. İlginç bir detay daha var: Turda’da tuz çıkarımı en az 13. yüzyıla uzanıyor ve Transilvanya’nın Osmanlı’ya bağlı bir prenslik olduğu 16. ve 17. yüzyıllar boyunca da sürmüş; bugün gezilebilen en eski bölüm olan Terezia madeni ise 1690’da, yani bu dönemin son yıllarında kazılmaya başlanmış. Buna rağmen tarihi tabelalarda Osmanlı İmparatorluğu’ndan tek kelime bile bahsedilmemesi göze batan bir eksiklikti. En dipteki modern tesisler ise madenin tarihi havasını biraz bozuyor. Yerin metrelerce altında parıldayan bir dönme dolap, mini golf sahası ve kiralık kayıkların beklediği küçük bir göl görmek insana çok gerçeküstü ve yersiz geliyor.

Madenden çıktığımızda şoför hâlâ oradaydı: maden hattın son durağıymış, otobüsü durağa çekmiş, yanında oturup bekliyordu. Biz de yanına oturup biraz lafladık. İnsanlara yardım etmekten gerçekten keyif alan, çok tatlı ve içten bir adam. En büyük hayalinin Amerika’yı görmek olduğunu söyledi; ama hem uçak hem gemi korkusu yüzünden bir türlü cesaret edememiş. Kızının IT sektöründe çalıştığından da bahsetti; bu da Cluj’un büyük teknoloji sektörüyle ilk tanışmamız oldu. Kendisi komünizm döneminde Almanya’ya gidip beş yıl çalışmış, devrimden sonra geri dönmüş. Ailesini yanında götüremediğini söyledi ama hayatının o kısmını daha fazla kurcalamak istemedim. Turda Kanyonu’nu da görmemizi tavsiye etti, fakat oraya taksisiz gitmek neredeyse imkânsız ve taksi bulmak zaten büyük bir dert olduğu için bu fikri pas geçtik. Bizi Turda’nın merkezine bırakırken Cluj’a dönen Fany otobüslerini nasıl bulacağımızı çok net tarif etti. Hatta korna çalıp bir tanesini bizim için durdurmaya çalıştı ama otobüsü saniyelerle kaçırdık. Şansımıza birkaç dakika sonra bir başkası geldi ve rahat bir yolculukla geri döndük.

Geceyi Eski Şehir’de noktaladık: önce Beer Wall Café’de bir bira, ardından Garlic Bites & Tales’te akşam yemeği, sonra da The Brewhouse’da içkiler. Dönüşte Mega Image marketine uğrayıp günü kapattık.

20 Nisan Pazartesi — Eğitim Okulu ve Ursus Brewery

Turda’daki merdivenlerden sonra eşimin Pazartesi günü dinlenmesi gerekti; ben de sabah tek başıma USAMV kampüsündeki eğitim okulunun açılışına gittim. Mekânın, yani Biyoçeşitlilik Araştırma Merkezi’nin, ilginç bir geçmişi var: eskiden rahiplerin hayvanlara baktığı bir manastırmış; şimdi bodrum katında bir tohum bankası, üstünde ise bahçenin hemen yanında bir toplantı salonu var. Gün; Çıkarım Merdiveni (Ladder of Inference) ve Türler Arası İlişkisel Teori gibi kavramlarla, şiir ve çizim egzersizleriyle, bir de köpeği Honey’yi okulda bir öğrenme arkadaşına dönüştüren İngiliz bir öğretmenin sunumuyla geçti. Bir başka konuşmacı eğitim ortamlarında hayvan refahını anlatırken Ruth Harrison’ın Animal Machines kitabını tavsiye etti. Bu benim için iyi bir özeleştiri fırsatı oldu: kitap hakkında çok şey okumuştum ama artık oturup baştan sona kendim okumalıyım.

Günün asıl anı ise aynı konuşmacının sorduğu soruydu: “Bir öğrenci size köpeklerin duyguları olup olmadığını sorsa ne cevap verirdiniz?” Kendi görüşümü hemen paylaştım: bir hayvanın davranışını modelleyemiyor ve yüzde yüz doğrulukla tahmin edemiyorsak, o hayvanın duyguları olmalı. Bana göre duygu, hem avcıya hem ava öngörülemez olma yeteneği kazandıran evrimsel bir mekanizma. Öznel deneyimleri bizimkinden çok farklı olduğu için belirli duyguları adlandıramayabiliriz, ama özünde sineklerin bile duyguları olduğunu kabul etmeliyiz. Konu, Jessica Pierce ile Marc Bekoff’un köpeklerin geleceğini hayal eden A Dog’s World kitabı üzerine güzel bir tartışmaya da yol açtı.

Öğle yemeği için Platinia’daki Marty Café’ye gittik. 39 RON’luk set menü, bizim kuru fasulyeye çok benzeyen bir fasulye çorbasıyla (ciorbă de fasole) başlıyordu; ardından elma dilim patates ve közlenmiş biber sosuyla gelen mușchiuleț. Et yumuşacıktı, iyi bir boyun etini hatırlatıyordu. Yemekte bir meslektaşımız bitkileri sorunca, uzmanlık alanım olmasa da bitkilerin de duyguları olduğunu kabul etmeye hazır olduğumu söyledim; hatta bir gün makinelerin duygularını tartıştığımızda aynı mantık onlara da uygulanabilir. Konu kahve molalarında da birkaç kez yeniden açıldı.

Öğleden sonra ev sahibi ekip bizi akvaryuma götürdü. Küçük bir tesisti ama epey tür vardı; daha önce hiç akvaryuma gitmediğim için kıyaslayamıyorum ama kesinlikle görülmeye değerdi. Günü Zoosomatik oturumu kapattı: İtalyan bir uzman bizi meditatif bir duruma soktu ve hayalimizde önce dost canlısı bir hayvanla, sonra düşman bir hayvanla “konuştuk”. Bu tür hayali karşılaşmaların iç dünyamızı ne kadar etkileyebildiğini görmek düşündürücüydü.

Akşam gezimiz Ursus Brewery’de daha sosyal bir hal aldı. Biralar harikaydı; tatlı bir sosla gelen marine edilmiş et yemeğinin de tadını çıkardım. Bir grup meslektaşım bana eşlik etti; aralarından biri pizzasını bitiremeyince iki dilimini bana uzattı. Birahaneden çıktığımızda oteli yakın olan hemen ayrıldı, kalan üçümüz Eski Şehir’e doğru birlikte yürüdük. Geçen yıl Antalya’daki toplantıdan beri görmediğim bir arkadaşla yeniden karşılaşmak çok güzeldi.

21 Nisan Salı — Odak Grubu, Yolka ve Zama

Salı sabahı, hayvan duygularına yönelik farkındalığı ele aldığımız bir odak grubuyla başladı. Grup 2’deki tartışmamız o kadar verimli geçti ki, ileride bir COST aksiyonu önerisi için bir Eğitim Çalışma Grubu kurmaya karar verdik; ev sahibimiz de bunun doğru bir stratejik hamle olacağını düşündü. Tartışma bana kendi üniversitemdeki dersleri de düşündürdü: deney hayvanları dersleri canlı hayvanlar yerine dijital modellerle başlayacak şekilde yeniden düzenlenmeli.

Marty Café’deki ikinci öğle yemeği ise basit bir dikkatsizlik yüzünden biraz canımı sıktı. Menüdeki “fără garnitură” (garnitürsüz) uyarısını gözden kaçırıp barbekü tatlı şili soslu kaburga sipariş ettim. 50 RON civarındaki kaburgalar mükemmeldi, ama birkaç parça közlenmiş biber ve patlıcandan ibaret garnitürün hesaba 20 RON daha eklediğini görmek beni şaşırttı; üstelik hiç iyi değildi. Masadaki sohbet bunu fazlasıyla telafi etti. Yanımda köpeklerle eğitim üzerine sunum yapan İngiliz öğretmen oturuyordu. Köpek refahı ve beslenmesi üzerine harika bir sohbet ettik; kendisi çiğ beslemenin (raw feeding) güçlü bir savunucusu ve bana Dr. Conor Brady’nin Feeding Dogs kitabını tavsiye etti. Köpeklerinin okulda birer çalışan gibi yanında olup öğrenme ortamını nasıl zenginleştirdiğini anlatması ilham vericiydi.

Öğleden sonra, “çok türlü birliktelik” (multi-species togetherness) üzerine, Batı düalizmini ve hayvanların tarihsel olarak “kişilik” kavramından dışlanmasını eleştiren bir dersin ardından veteriner hekim ve sanatçı bir konuşmacı fotoğraf üzerine gerçekten akılda kalan bir sunum yaptı. Ona göre fotoğraf hayvanlara bir tür karizma katıyor ve kuru bilimsel verinin kuramadığı bir bağ kuruyor. Önce eşinin gözünde bulunan bir sinek türünün hikâyesini anlattı. Ardından kendi fotoğraflarıyla ayrı bir anlatı kurdu: eşinin koluna konmuş bir çeçe sineğinden bir kuşun yediği bir sineğe kadar. Gün, getirdiğimiz hayvan fotoğraflarını paylaşıp birbirimizinkilere yapışkan notlarla yorum bıraktığımız bir etkinlikle ve 2027’de Hırvatistan’da yapılacak yeni bir eğitim okulunun haberiyle bitti. Sanat, felsefe ve bilimin birbirine bağlandığı güzel bir gündü.

Salı akşamı eşimle birlikte, bir meslektaşımızı da alıp yeniden dışarı çıktık. Antalya Kaleiçi’nin öğrenci enerjisini hatırlatan, ikinci kattaki Yolka barını bulmak için biraz tekinsiz bir girişten geçtik. Vasat Guinness’e ve kalabalık karşısında bunalmış tek garsona rağmen mekânın samimi, yerel bir havası vardı. Oradan gezinin mutfak açısından zirvesi olan Zama’ya geçtik ve Yolka’nın salaş cazibesinin tam tersiyle karşılaştık. Zama’daki servis hem son derece profesyonel hem de sıcaktı. Kibar garsonun getirdiği aromalı rakının adı bizimkiyle aynı ama kendisi bir tür meyve brendisi; Balkanların çoğunda rakı denince genellikle bu anlaşılıyor. Şehrin pahalı mekânlarını geride bırakacak kalitedeydi. Geceyi The Brewhouse’a uğrayarak bitirdik; fıçı birası harikaydı ama personelin soğuk tavırları tadımızı kaçırdı.

22 Nisan Çarşamba — Müzeler ve Samsara

Çarşamba müzelere ayrılmıştı ve kurumsal bir can sıkıntısıyla başladı. Sanat Müzesi’nin 20 RON’luk fotoğraf ücreti, giriş biletinin kendisi yalnızca 16 RON olduğu için saçma ve demode bir kural gibi geldi. Fotoğraf çekmek için girişten fazla ödemek anlamsızdı ve bıraktığı kötü his koleksiyonun güzelliğini biraz gölgeledi. Yine de koleksiyon görülmeye değerdi; beni en çok üç sanatçı etkiledi. Modern Romen resminin kurucusu sayılan Nicolae Grigorescu, Romanya’nın 1877–78’de Osmanlı’ya karşı verdiği Bağımsızlık Savaşı’nda cephe ressamı olarak çalışmış. “Prizonieri turci” (Türk Esirler) tablosunda dikkatimi çeken, esirlerin bakışlarındaki düşmanlıktı.

Nicolae Grigorescu, Prizonieri turci (Türk Esirler) Nicolae Grigorescu, Prizonieri turci (Türk Esirler)

Çoban ve koyunları gösteren tablolar da dikkatimi çekti, çünkü ben de çalışmalarımda çobanlarla vakit geçiriyorum ve o yaşantıyı tuvalde görmek hoşuma gitti. Bunların başında Arthur Garguromin Verona’nın “Ciobani în pădure” (Ormandaki Çobanlar) tablosu geliyor.

Arthur Garguromin Verona, Ciobani în pădure (Ormandaki Çobanlar) Arthur Garguromin Verona, Ciobani în pădure (Ormandaki Çobanlar)

Bir diğeri de Sava Henția’nın “Cioban bătrân” (Yaşlı Çoban) tablosu.

Sava Henția, Cioban bătrân (Yaşlı Çoban) Sava Henția, Cioban bătrân (Yaşlı Çoban)

Buna karşılık Transilvanya Tarihi Ulusal Müzesi (30 RON) ve Etnografya Müzesi (15 RON) çok daha keyifliydi. Tarih müzesinin anlatımı biraz zayıf kalsa da etnografya sergileri geçmişle somut bir bağ kurmamızı sağladı; geleneksel aletler ve dokumalardaki benzerlikler, kendi kültürümüzle karşılaştırma yapmak için harika bir fırsattı. Samsara Foodhouse’taki akşam yemeği ise beklentimizi karşılamadı. Gösterişliydi ve aşırı pahalıydı; şık bir tasarımın, hele Zama’daki lezzetle kıyaslandığında, iyi bir yemeğin garantisi olmadığını hatırlattı.

23 Nisan Perşembe — Kampüs, Kilise ve Hajongard

Perşembe günü üniversite kampüsü üzerinden daha doğal bir rota çizdik. Pazartesi ev sahibi ekiple gezdiğim akvaryumu bu kez eşime göstermek istedim. Zooloji Müzesi ve akvaryumun sessiz, gösterişsiz bir güzelliği vardı; kalabalığın olmaması burayı gizli bir hazine gibi hissettiriyordu. Giriş 10 RON, öğrencilere ücretsiz; ama vardığımızda ortalıkta bilet kesecek kimse yoktu. Öğrencilere ücretsiz olduğu için kapıda sürekli görevli durmuyormuş. Yardım istediğimiz bir öğrenci bizi içeri girmeye teşvik etti. Bilet sisteminin tek tek gelen ziyaretçilerden çok okul gruplarına göre kurulduğu belliydi; bu da geziye daha yerel bir hava kattı. Kampüsten çıkınca Ursus Brewery’de kısa bir mola verdik (Kozel Mix ve Flat White). Daha sonra Aziz Mihail Kilisesi’nin yakınındaki kitap tezgâhlarına göz atıp üç İngilizce kitap aldık.

Akşamüstü Hajongard Mezarlığı’na gittik. Milano’nun ünlü mezarlıkları kadar ihtişamlı olmasa da ham, gotik bir havası vardı. Hatta iki siyah mermer mezara rastladık; ikisinin de üzerinde gerçek, ölü birer karga yatıyordu. Tesadüf mü?

Günü Klausen Pubhouse’ta kapattık.

24–25 Nisan — Eczacılık Müzesi ve Dönüş

Cuma gününe geldiğimizde artık bitkindik. Güne Eggscetera’da kahvaltıyla başladık; adından da anlaşılacağı gibi her şeye yumurta koyan modern bir kahvaltı mekânı. Ben “Turkish eggs” sipariş ettim; bizdeki adıyla çılbır. Ardından son kültürel durağımız Eczacılık Müzesi’ne (30 RON) gittik; görülmeye değer, güzel ve tarihi bir bina. Günün geri kalanındaki gezi planlarını iptal edip hazırlıklara odaklandık. Son saatlerimizi Romen çikolatası ve yerel içki alışverişiyle geçirdik: Discovery votka, Zarea ve her zamanki Alexandrion (70 cl’lik portakallı bir şişe de yanlışlıkla kutuya girdi). Kısa bir dinlenmenin ve her şeyi yeniden bavullara sığdırma zahmetinin ardından 25 Nisan Cumartesi sabahı 07:30’da bir Bolt çağırıp havalimanına gittik; uçağımız 09:55’te kalktı.

Kaloşvar’dan aklımızda kalan, bavul tekerleklerine direnen kaldırımlardan çok o kaldırımlarda karşımıza çıkan insanlar oldu. En net hatırladığım görüntü ise Turda’da, kaçırmak üzere olduğumuz otobüsü bizim için durdurmaya çalışıp kornaya basan şoför.

Pratik Notlar

  • Tarihler: 19 Nisan 2026 Pazar – 25 Nisan Cumartesi.
  • Kur: 1 EUR = 5 RON = 50 TRY.
  • Havalimanından şehir merkezine (~9 km): Bolt/Uber ~40 RON (10–15 dk) veya 5/8 numaralı troleybüs ~3 RON (25–35 dk).
  • Salina Turda’ya (~35 km güney): Fany veya Cento otobüsü ~14 RON (45–55 dk); son kilometrede Turda merkezinden 17 numaralı hat veya taksi. Trenle gitmeyin. Uber/Bolt ile tek yön ~150–200 RON; ama dönüşte Turda’dan Bolt/Uber bulmak fiilen imkânsız, mutlaka otobüs veya taksiye binin.